| ||
| | #11 |
| Gurur Verici Tablolar ![]() ![]() | |
| KENDİM İÇİN EN İYİ OLANI YAPTIM HERŞEYİ OLDUĞU YERDE BIRAKTIM. | |
| | |
| | #12 |
| Neuchatel efsanesi bir topyekün isyanının hikayesidir Galatasaray’ın Şampiyon Kulüpler Kupası’nda İsviçre ekibi önündeki 5-0’lık zaferi masa başında katledilmek istenince, Türkiye tek yürek, tek bilek oldu... Müthiş bir başkaldırı sonucu Cim-Bom’un hakkı söke söke alınırken, UEFA Başkanı Georges da korkudan koltuğunu bırakmıştı Aslan’ın Neuchatel Efsanesi bir ulusun ayağa kalkışının, topyekün isyanının hikayesidir... Beş N, bir K; sadece bir televizyon programının adı değil, haberciliğin klasik şifresidir. Haber, bu şablona göre yazılır. KİM: Galatasaray NE: UEFA Kupası NEREDE: Kopenhag'da NİÇİN: Şampiyon olmak için NASIL: Arsenal'i penaltılarla yenerek *** Haber başka, yazı başka... Yazı, 3 aşamaya göre yazılır: Giriş... Gelişme... Sonuç... G.Saray da tarih yazarken, bu kurala uydu. Ama 3 ayrı kişi yazdı... GİRİŞ: Jupp Derwall GELİŞME: Mustafa Denizli SONUÇ: Fatih Terim *** Sarı-Kırmızılılar’ın tarihsel gelişimi de, 3 aşamalıdır: Osmanlı G.Saray'ı... Cumhuriyet G.Saray'ı... Avrupa G.Saray'ı... Derwall; klasik G.Saray'ı, modern G.Saray yapan sürecin mimarıdır. Avrupalı olmak, Derwall'le başlamıştır. Bir mihenk taşıydı... Bir devrimdi... Bir dönüm noktasıydı... Bir milattı... Mantık, mentalite,yenilenme, arınma, farklı bakış açısı ve algılama açısından; yalnız G.Saray'a değil, Türk futboluna da vizyon, hatta misyon kazandıran adamdır. Derwall Türkiye'ye ilk geldiği zaman; (Gözümüz o güne kadar daha iyisini görmediği için) Florya tesislerini modern sanırdık . G.Saray'a övgüler düzerdik. Bizim iftihar ettiğimiz tesisleri; Derwall ilk geldiğinde bakın nasıl değerlendiriyordu: (Kendi yazdığı Türkiye Anıları kitabından) 'Florya tesisleri, beğeniden tamamen yoksun bir kulüp binasıydı. Rahat ve hoş ortamın izi bile yoktu. Kum ve balçıktan yapılma iki toprak antrenman sahası vardı. Bu haliyle, ancak askeri manevralar için kullanılabilirdi. Yetişkin profesyonel futbolcular için, kesinlikle işe yaramazdı. Ben geldiğimde, 13 yıldır şampiyon olamamışlardı. Bunun nedeni, kolaylıkla anlaşılıyordu. Moralim sıfıra düşmüştü. Zahmet edip, keşke buraya gelmeseydim diye düşündüm.' *** Alman hocayı böylesine dehşete düşüren tesis; kısa sürede DERWALL ve DERHAL kavramlarıyla özdeşleşti. İlk hedefi, tesisleri adam etmekti. Yönetime ve Başkan Ali Uras'a baskı uyguladı. Bu konudaki inadı ve katkıları inanılmazdı. Tesisleri adam eden adamdır. O, bir ufuk çizgisi gibi derindi. Birikimine yaklaşılmak istendikçe, derinleşiyordu. Ara hiç kapanmayacak gibiydi. Derwall'li devrim günleri, G.Saray'daki yapılanmayı modernize ederken; Galata Saray'ı Efendileri için, bir de şehzade yetiştiriyordu: MUSTAFA DENİZLİ. Aydınlanan kafalar, şarj edilen beyinler, cesaretle beslenen yürekler; sonunda kendi içinden devrimci yaratmaya başladı. Mustafa Denizli; Derwall'in Türk futboluna armağanıdır. *** Alman hoca, iyi bir teknik adam olmanın ötesinde, iyi bir insandı. Bir Samsun deplasmanında, gazeteci arkadaşlarla Turban Oteli lobisinde otururken; önümüzden geçti. Bir ara göz göze geldik, selamlaştık. Birden bana doğru yöneldi ve 'Yüzünüz çok soluk, hasta mısınız?' dedi. Bir şeyim yoktu, turp gibiydim. Ama kış aylarında rengim biraz solar. Olağan bir durumdu... Ancak Derwall 'Hasta mısınız?' diye sorunca, 'Yoo bir şeyim yok' demenin, onun hassasiyetiyle çelişeceğini düşündüm. Lüzumsuz bir soru sormuş adam durumuna düşürmemek için, 'Biraz midem rahatsız' dedim. Bir anda telaşlandı. Merakla 'Geçmiş olsun ne oldu?' diye sorarken; yanındaki masör Mehmet Akpençe'ye 'Tut, yukarı odaya ***ürelim' dedi. İtiraz, mitiraz kar etmedi. Beni, futbolcular için oluşturulan sağlık odasına ***ürdüler. Baktılar, incelediler; 'Bir iğne yapalım, bir şeyin kalmaz' dediler. Yahu ben iğneden korkarım. Üstelik bir şeyim yok. Ama söyleyemiyorum. Beni yüzüstü yatırıp, kalçamdan iğnelediler. Ugghh! *** Burada önemli olan; Derwall'in, bir insanın sağlığına verdiği önem ve gösterdiği hassasiyettir. Sevgi ve şefkatle yaklaşımı müthişti... Mükemmel bir insandı. Unutamadığım bir anım daha var... G.Saray'ın Zonguldak deplasmanı için, yakın mesafedeki Karadeniz Ereğli'sinde kalıyorduk. Takım da oradaydı. G.Saraylı futbolcular, hocalarıyla birlikte akş** yemeği yiyor; biz de Ömer Güvenç'le ayrı bir masada kahve içiyor, sohbet ediyorduk. Bir ara, yardımcısı Ahmet Akcan yanımıza geldi ve 'Derwall sohbetinize katılmak istiyor, masanıza kabul eder misiniz?' diye sordu. Şok olmuştuk. Masamıza kabul edilmek ne demek, başımızın üstünde yeri olur. Bu nasıl soru? Teknik direktörlükteki bir dünya devinin; bu denli kaprissiz, alçakgönüllü ve alışılmamış içtenliği, bizi şaşırtmıştı. Elbette bundan onur duyacağımızı söyledik. Geldi ve gecenin geç vakitlerine kadar, keyifle sohbet ettik. Daha sonra, Türkiye'den ayrılacağına yakın bir dönemdeki hüzün dolu yazımı; soyunma odasında yüksek sesle okutacaktı. *** Ayrılışı, 1988'deki şampiyonluğun hemen ertesi günü oldu. Ama ne yazık ki, vedası onun için tam bir hayal kırıklığıydı. Neler olduğunu, yine onun kitabından ve kendi satırlarıyla öğrenelim: 'Artık eve dönme vakti geldi. Sözleşme yenilemedik. Şampiyon olduğumuz son maç, veda maçımdı. Ertesi günü, ülkeme kesin dönüş yapacaktım. Bu yüzden, son maçın benim için ayrı bir önemi vardı. Ama kimse bu durumla ilgilenmemişti. Kimse veda konuşması yapmadı. Kimse bir demet çiçek vermedi. Taraftarlara veda etmemi sağlayacak, kısa bir konuşma yapmak fırsatını akıllarına getirmediler. Ülkeme dönerken de, eşimle birlikte yalnızdık. Kimse 'Güle güle bay Derwall' demedi. Düş kırıklığına uğramıştım. İçimi kaplayan unutulmuşluk ve yalnızlık duygusuydu. Çökmüştüm ve içim bomboş gibiydi. Eşime döndüm, ağlamaklı gözlerle 'Böyle mi olmalıydı?' dedim. *** G.Saray Yönetimi, onu gönderirken gereken özeni göstermemişti ama, taraftar 2 yıl sonraki Monaco maçında olağanüstüydü. Köln'deki maçın devre arasında sahaya inen Derwall; yeri-göğü inleten bir tezahüratla karşılaştı. İnanın stadda yer yerinden oynadı. Türk halkı; kendisine hizmet eden bir Alman'ı, öylesine büyük bir coşkuyla bağrına basıyordu ki; yazmakla anlatılmaz. Ben bile kendimden geçmişim... 65 bin kişiyle birlikte ve trans halinde, 'Derwall... Derwall' diye yırtınırcasına bağırırken; o heyecanla demir parmaklıklara tırmanmışım... Stadda görevli Almanlar; Derwall'e gösterilen sevgiden şok olmuştu. Tezahürat değil, ritüel gibi bir şeydi... Derwall bile, o muhteşem an için 'Sevgi seli yüzünden, neredeyse bayılacaktım' diyordu. *** Tarih Derwall'i, 'Türk futbolunun kaderini değiştiren adam' olarak anacak. Anıyor... Mustafa Denizli de, onun bir şehzadesi olarak; çizdiği yolda ve gösterdiği hedefte yürüdü. Devrim, onunla sürdü. Gelişti... Denizli; Derwall'den aldığı emaneti, 2 yıl içinde zirveye taşıdı. G.Saray'a Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final oynattı. O da 'Alışmadığımız şeyleri alışmamıza yönlendiren' adamdır. Hayal olan şeyleri, hedef yaptı. Sahadan önce, kafada kazanılması gerektiğini öğreten kişidir. *** Mustafa Denizli denilince, Neuchatel Efsanesi'ni hatırlamamak mümkün mü? Bu maç, aynı hedef doğrultusunda ulusça kenetlendiğimizde; yapabileceklerimizin sınırını göstermesi açısından, müthiş bir örnektir... Şimdiye kadar, hakkında en az 10 kitap yazılması gerekirdi. Ama sadece gazete sayfalarında mahsur kaldı. Oysa, başlı başına bir maceradır. Bir ulusun nasıl ayağa kalkışının, topyekün isyanının epik dokulu hikayesidir. Efsanesidir... Filmi bile yapılması gerekir!. Sahadaki 5-0'ın masada katledilmesine izin vermemiştik. Başta F.Bahçeli Ali Şen dahil olmak üzere; Türkiye'den ayrılmış Derwall'inden, Necdet Çobanlı'sına kadar... Herkes ve her kesim; inanılmaz bir destek verdi. Türkiye'nin tek yürek, tek bilek olduğu günlerdi... Uluslararası spor hukukun bir numaralı avukatı Rainer Rauball'i, bu dava için tutmuş; UEFA'yı dört koldan çevrelemiştik. *** Çuval çuval fakslarla, mektuplarla ve susmak bilmeyen telefonlarla Avrupa Futbol Birliği'ni sersem etmiştik. O kadar ki; UEFA Başkanı Jacques Georges, bu tepkilerden ürküp başkanlığı terketmek zorunda kaldı. Adam nasıl kaçacağını bilemedi. Hakkımızı söke söke almıştık. Türkiye bu... G.Saray bu... Yanlışı, Tahkim Kurulu'ndan döndürmüştük. Karar açıklandığında; bütün Türkiye birbirine sarılıyor, ağlıyor, bayram yapıyordu. Ne günlerdi... Allahım, ne günlerdi. | |
| KENDİM İÇİN EN İYİ OLANI YAPTIM HERŞEYİ OLDUĞU YERDE BIRAKTIM. | |
| | |
| | #13 |
| Coskun Özarı... Coşkun Özarı 1950'den sonra Mektep'ten takıma geçenlerden biriydi. Hem de kalburüstülerden. Karakterindeki ciddiyet, onu disiplinli futbol oynamaya sevketti. Coşkun'un yeri muhakkak ki yan haftı. Nitekim burada oynadığı sürece sadece başarılı olmadı, ayrıca batı futbol örneği sergiledi. Özellikle hücuma dönük futbolda ileri hattı yakında desteklemesi, savunma ile hücum hattı arasında muvazene unsuru olması, topa hakimiyeti ilk bakışta göze çarpan meziyetleri olarak sayılabilir. Coşkun takım için ne gerekiyorsa yapmış, hiçbir vakit temaşa oyununa gitmemiştir. Bu yüzden de vazifesini en iyi yapanlar arasında yeralmıştır. Coşun'un futbola ne derece ciddi sarıldığı, futbolu bıraktıktan sonra antrenörlük mesleğini seçmesiyle belli olmuşur. Kendini bu kadar futbola verenin de iyi futbolcu olması normaldir. Milli Takım ve Galatasaray'da hocalık yapmıştır. Fatih Terim Jupp DERWALL'den Terim'e Övgü: "... takımın kaptanı Fatih (Terim) kişilikli bir insan, tepeden tırnağa bir spor adamıydı. Herzaman başkalarına yardıma hazırdı. Onu zor etki altına alabilir, ancak doğru bir dava adına her zaman yanınıza çekebilirdiniz. Herkes için iyi bir örnek, cana yakın bir dost ve can yoldaşıydı... Sporun kurallarına uymayanların ise ondan çekecekleri vardı. Yüksek görev bilinci, aklı ve hayalperestliğe düşmeyişi, başka bir şeye müsaade etmiyordu. Sanırım, ondan pek hoşlanmayanlar da vardı. Bazıları onu pek saydam bulmuyorlar ve ayrıca kendini beğenmiş biri olarak tanımlıyorlardı. Ben ise onu yeterince tanıyordum ve çevresine koruyucu bir kalkan ördüğünü, bu şekilde, özellikle kaybedilmiş ya da kötü oynanmış maçlardan sonra karmaşık duygular içinde futbola sırtını dönenlere cansıkıntısını yansıtmamak adına, herkese alçakgönüllü ve ağırbaşlı tarafını göstermediğini biliyordum." Eski hocalarımızdan Jupp Derwall, Fatih Terim hakkındaki düşüncelerini "Türkiye Anıları" adını verdiği kitapta aynen böyle kaleme alıyordu. Bersay Yayıncılık tarafından yayınlanan bu kitabın arka kapağında ise "Teşekkürler İstanbul... Teşekkürler büyük ülke Türkiye... Yaşamama izin verdiğiniz sayısız harikulade gün için teşekkürler..." diyordu büyük usta Jupp Derwall... Taraftarlar için de çok güzel şeyler yazıyordu... Kendisini taşlayan, yuhalayan taraftarlar için bile... O muhteşem taraftarımız için; "Bazıları o kadar yüklüydüler ki, Galatasaray'ı düşününce bile gözleri yaşarıyordu" diyordu. Yaklaşık 250 sayfaya sığdırmaya çalışmıştı Türkiye'de geçirdiği seneleri Derwall... Ama her cümlesinden, bizi ne kadar iyi tanımış olduğu adeta akıyordu... Sadece yukarıda verdiğim Fatih Terim, Türkiye ve taraftar konularındaki örneklerden bile ne kadar büyük bir bilge olduğunu anlamak mümkündür... Türkiye'nin belki de gelmiş geçmiş en büyük teknik adamı Fatih Terim hakkında basınımızda yazılıp çizilenleri okuyunca, sadece taraflı değil, kendi içimizden bazılarının bile ona karşı nasıl cephe aldığını görünce... Elin Alman'ının "Büyük ülke Türkiye" dediği cennet vatanımıza atılan iftiraları ve hainlikleri gördükçe... Galatasaray taraftarına yapılmış olan bazı ithamları hatırladıkça... Ne bileyim vallahi... İsterseniz boşlukları siz doldurun... Haa bir de hatırlatma yapıyordu kurt Hoca, "Benim Türklerim günlük yaşantılarında çok hareketli, becerikli ve içe dönüktürler. Bir yerde anlaşmazlık ya da yanlış anlama söz konusu olduğunda arabuluculuk, yatıştırıcılık yapmak yerine meseleyi bir trajedi haline getirmeyi çok iyi bilirler..." Helal olsun hocam... 14 Eylül1953'te Adana'da dünyaya gelen Fatih Terim, futbol yaşantısına forvet olarak başlamasına rağmen bir libero olarak meşhur oldu. 1970-76 arası Adana Demirspor'da 6 yıldan sonra Galatasaray'a transfer oldu ve 1988'de futbolu bırakana kadar burda kaptan olarak oynadı. 473 lig maçında oynadı ve 9 gol attı. 71 kere milli oldu ve 2 gol attı. Kendi döneminin en iyi defans oyuncusuydu. Teknik direktörlük kariyerine 1988-89 sezonunda MKE Ankaragücü'nde başlayan Terim, sonraki sezon Göztepe'yi çalıştırdı. 1990 yılında Türk 21 yaş altı milli takımı teknik direktörlüğü ve Milli takım çalıştırıcısı Piontek'in yardımcılığına getirilen Terim, Ümit Milli Takımı Akdeniz Oyunları Şampiyonu yaptı. Bu başarısından sonra 1993'te Türk Milli Takımı Teknik direktörlüğüne getirildi. Milli Takım, tarihinin en başarılı dönemini Fatih Terim yönetiminde geçirerek 1996 Avrupa Şampiyonasına katılmaya hak kazandı. Avrupa şampiyonası sonrası Galatasarayı çalıştırmaya başlayan Fatih Terim, Galatasaray'a da tarihinin en iyi dönemini yaşattı. Galatasaray onun yönetiminde 4 lig, 3 Türkiye kupası şampiyonluğu kazanıp UEFA Kupası Finaline erişti ve kupayı aldı... ACMilan, Juventus FC, Arsenal, Borussia Dortmund Hertha Berlin, Leeds United, Athletico Bilbao, Grasshoppers, Rapid Wien ve Rosenborg gibi ünlü Avrupa takımları onun döneminde Galatasaray'a boyun eğmek zorunda kaldı... Galatasaraydaki büyük başarılarıyla bir çok büyük Avrupa takımının dikkatini çeken Terim, daha sonra ünlü bir İtalyan takımı olan Fiorentina ile anlaştı... Fiorentina dan sonra Diğer bir italyan klübü Milanın başına geçti.. Milanla başarılı bir dönem geçirdi.. Ve tekrar GALATASARAY DA.. Gökmen Özdenak Gökmen Özdenak İstanbulspor'dan geldiğinde futbol nosyonu zayıftı. Bu yüzden Galatasaray takımına biraz zor intibak etti. Ama sonra futbol bilgisini ilerletti. Almanların ünlü futbolcusu Hamburglu Hrubesh'e benzetilirdi. Havadan top kapışları, hasmını yıpratan sarjları ve ceza sahası içindeki sert şutları ile bu benzetiş pek de haksız sayılmazdı. Ama bir de golkaçırma huyu vardı ki, attığı müthiş gollerin yanında bunlar da azımsanmayacak dereceydi. Bizzat kendi ifadesine göre her gol kaçırdığında Başkan Selahattin Beyazıt, "Bu da kaçırılırmıydı?" diye kendisine takıldıkça verecek cevap bulamazmış. Nitekim kaçırdığı goller için şöyle derdi "Gol atmak elbette güzel de ya kaçırmak? Onun da ayrı bir üzüntüsü var. Üstelik ben çok akıl almaz golleri kaçırdım. Herkesin 'tamam bu iş bitti' dediği sırada topu dışarı vururdum. Bir Vefa maçında top tam altı pasta ayağıma geldi, hiç durmadan vurdum direğin hemen dibinden dışarı çıktı..." Gökmen Özdenak terbiyeli insandı, saygılı ve mütevazi idi. Kusurlarını bir çırpıda söylemekten çekinmezdi. Ama bir de gününde olduğu zamanlar vardı ki, seyircileri hayretler içinde bırakan goller atardı. Kafa ile attığı sayısız muhteşem golleri vardı. Saha içindeki sevapları ve günahları teraziye konsa elbetteki sevapları çok daha ağır basar. Turgay Şeren Süleyman Tekil anlatıyor : Turgay Şeren... Zannederim 1949 yılında bir kuyruklu yıldız gibi geçti futbol semalarından. Ama önce Grand Cour'dan Galatasaray'a doğru akarken görüldü. Sonra en güzel görünümü Berlin'den seyredildi. Berlin Panteri ünvanına boşuna sahip olmadı Turgay. Bütün Alman seyircisi onu ayakta alkışlarken o seçkin Alman 11'i Turgay'ı aşamamaktan çılgına dönmüştü. Bir gün FC Köln kulübünde takım kaptanı Schaffer ile sohbet ediyorduk Türk futbolundan bahsettim. Dudak büktü, birşeyler söylemek istemedi, sonra şöyle söyledi : "İstikrarsız bir takım. Kondüsyonu yetersiz, tekniği az. Kollektif oyuna hiç itibar etmiyor. Ama bir kaleci var ki, Avrupa'nın hiçbir memleketinde eşine rastlamadım. 1951' de Berlin'de çok çektirdi bize ve Alman Milli Takımının yenilmesine sebep oldu. Attığımız gollük şutların hepsini kurtardı. Ve bu doksan dakika sürdü. İstikrarlı futbolcu budur işte. Kalede Turgay olmasaydı sonuç bizim lehimize çok farklı olurdu." Bu olay o kadar yaygın bir hale gelmişti ki Alman'ya da Turgay'ı tanımayan yok gibiydi. Nitekim Galatasaray'ın 9 yıl sonra Stuttgar'da yapacağı bir özel maç için gazeteler kalede Turgay'ın yer alacağını yazıyorlar ve 90 bin kişilik stadın yarısı Turgay'ı seyretmek için geliyordu. Galatasaray'da 19 yıl oynadı. Bu 19 yıl içinde kötü günü seyredilmiş değildir. Bir sporcunun bu durumu muhafaza etmesi oldukça zordur. Ama şu var ki Turgay'daki yetenek üstünlüğü onu uzun yıllar aynı seviyede tutmuş zaman zaman da ilahlaştırmıştır. Turgay'ı ilk kez 1949'da seyrettim. İlk maçı olmalıydı. Basın tribününde otururuken baktım, yanıma Erdoğan Atlıoğlu geldi. Ne o oynamıyormusun?" dedim. "Turgay çıkacak abi, çok iyi kaleci benden de iyi..." Yıllarca Galatasaray kalesini koruyan Erdoğan kendisinden sonra gelen kardeşine yeşil ışık yakıyor ve geleceğinin yolunu açıyordu. Turgay'ı o maçta ilerisi için çok şeyler vaadeden bir kaleci olarak seyerederken Erdoğan'ın da rakibi için söylediği sözleri iyi niyet örneği olarak tüm sporculara duyurmak gerekir Suat Mamat Ortasahada Çok Başarılıydı... Galatasaray'da uzun yıllar oynadı. Vücut yapısı, futbol bilgisi, tekniği ve maçlara hazırlanışı mükemmeldi. Sahalardaki ritmik hareketleri takdire değer, estetik hareketleri zevkle seyredilir cinstendi. Ama nedense golü en son düşünen bi oyuncuydu. İleride oynadığı zaman bu eksikliği vardı ama ortasahada oynadığı zamanlarda çok daha verimli olurdu. Uzun ve düzgün pasları, forveti yakından destekleme hüneri, zaman zaman da tehlikeli şutları ile bu mevkiinin adamıydı. Uğur Köken Sürati ,hasımdan top kaçırışı, kanatlardan kaleye akışı, yalnız temaşa yönünden değil, futbol kalitei yönünden de alkışlanacak hareketlerindendi. İki ayağındaki aynı derecedeki kuvvet ona her iki kanatta da eşit oyun imkanı veriyordu. Köken, bugünkü futbolun icaplarına en kolay uyabilecek futbolculardan birisiydi. Çalımdan daima kaçınan ver kaçı kolaylıkla benimseyen ve kanatlardan orta yapan, icabında kaleye mükemmel şutlar atabilen bir futbolcuydu. Ali Yavaş Genç Yaşta Futbolu Bırakmak Zorunda Kaldı... Karagümrük'ten Karabük'e, oradan Altay'a ve sonra da Galatasaray'a gelen Ali Yavaş, Galatasaray'da maalesef 5 yıl oynayabildi. Oynayabildi diyoruz çünkü, o güzel futbolu ile daha uzun yıllar hizmet verebilirdi. Ne var ki talihi yaver gitmedi ve Doğu Almanya ile oynanan Milli maçta sakatlanarak 26 yaşında futbola veda etti. Ali Yavaş oyunu ile takıma güven verdiği gibi, özel hayatında da tutum ve davranışları ile daima güvenilen bir insan olarak tanındı. Altay'dan Galatasaray'a gelirken Fenerbahçeliler tarafında önü kesilmiş, kandırılması için her türlü çarelere başvurulduğu halde "Ben Galatasaray'a söz verdim" diyerek sözünden dönmemiştir. Para pulla işi olmayan gözü tok bir insandı. Kulübünden jübile falan istemedi. Sadece "Karabük ile benim adıma bir maç yapın, hasılatı sizin olsun ŞAN'ı bana kalsın. Çünkü, Karabük halkına Galatasaray benim için maç yapar demiştim" diyerek bir ricada bulundu. Profesyonel, materyalist ve acımasız dünyada Ali Yavaş ve Onun gibi Galatasaraylılar herzaman göğsümüzü kabartmaktadır. Ayhan Elmastasoğlu Ayhan Elmastasoğlu Galatasaray'da Her Maçını Güzel Oynadı... İzmir'de yetişen futbolcuların büyük bölümü nedense hep kalburüstü tabir edilen cinsten oluyorlar. Herhalde bu bir ekol meselesidir. Elmastaşoğlu da bunlardan birisidir. Teknik üstünlüğü ilk başta göze çarpan özelliklerindendi. Top alışı, verişi rahat ve göz okşayıcıydı. Futbolu zora sokmadan oyunuyordu, pasları sanki önceden hesaplıydı. Ayhan Elmastaşoğlu, Galatasaray'da her maçını güzel oynadı. Kapris ve egoizmden uzak oyunu ile takımına faydalı oldu. Bilinçli futbol oynadığı için daima üst seviyelerde kaldı. Boduri Boduriİnanılmaz Derecede Yetenekli Bir Oyuncuydu... Asıl adı Nikola Büyükvafiadis'tir. Boyunun kısalığı nedeniyle kendisine takılan "Boduri" lakabı ile bilinir. Futbola Beyoğluspor'da başlamıştı. İnanılmaz derecede yetenekli ele avuca sığmaz bir oyuncuydu. O kadar iyi bir ayak hakimiyetine sahipti ki, yağmur yüzünden salonda yapılan çalışmalarda topu eliyle atar gibi basket yapardı. Galatasaray'a 1938-39 sezonunda gelmişti ve ne yazık ki üçüncü sezonunu bile tamamlayamadan, vefat etmiştir. Boduri'nin ölümü tam bir trajedidir. O sırada asker olan Boduri, birliğinden izinli olarak gelip oynadığı Beyoğluspor maçından sonra kışlasına dönerken, kar altında yürüdüğü uzun yol nedeniyle zaatüreden ölmüştü! Boduri henüz 21 yaşındaydı. O yıllarda henüz pek çok ilaç bilinmediğinden, zaatüre öldürücü bir hastalıktı ve Boduri çift taraflı olanına yakalanınca kurtulamamıştı.Son maçını, yetiştiği takım olan Beyoğluspor'a karşı oynamış olması da, ilginç bir rastlantıydı. Onu izlemiş olanlar, daha sonraki yılların büyük yıldız'ı Lefter ile kıyaslamışlardır. Bu kıyaslamada oyunu Boduri lehinde kullananlar da çok olmuştur. Boduri İstanbul Karması' nın Taksim Stadı' nda Budapeşte karması ile yaptığı karşılaşmada oynadığı futbolla Macarların bile hayranlığını kazanmıştı. Büyük Fikret gibi bir yıldızla yan yana oynayan Boduri, rakip takımı adeta sürklase etmiş ve İstanbul karması maçı 5-0 kazanmıştı. Macar takımını kaptanı ve dönemin büyük yıldızı olan Dr.Saroşi, "Hayatımda ilk kez bir maçta aciz kaldığımı hissettim. Bu kadar büyük iki yıldızın karşısında oynamaktan daha büyük bir şanssızlık olamaz" demişti. Süleyman Tekil'den bir anı : Fenerbahçe'den Galatasaray'a geçerken 9 aylık boykotumu Beyoğluspor' da geçirmişitim. İlk maçımı Kurtuluş' a karşı oynuyordum. Santrfor Halvacı, yakınlarından birini kaybettiği için o gün takımda yoktu. Sağ iç Bambino ortaya kaymış, ben de Bambino'nun yerini almıştım. Sağ açıkta ise BODURİ oynuyordu. Bu ilk maçıydı Boduri'nin.Maç 1-1 bitmiş ancak Boduri'nin maçta varlığı ile yokluğu belli olmamıştı. Zaten bu maçtan sonra da takımda ona yer verilmedi. Gün geldi boykotum bitti. Galatasaray' da oynamaya başladım. Boduri'nin de arasıra Pera' da oynadığını Pazar sabahları yapılan maçlarda görüyordum. Çelimsiz hali yok olmuş, teknik yönden o usta futbolculardan kurulu forvete ayak uydurmuştu. Hatta göze batar hale gelmişti. 1938 yılının Mayıs başlarında Galatasaray'ın Yugoslavya gezisi vardı. İlk memuriyetime gireli henüz bir hafta olduğu için Müdür işimden ayrılmama müsaade etmemişti.Benim yerime gidecek bir oyuncu aranıyordu.Muslih Hoca'ya"Boduri'yi götürün" dedim. Ve biraz da aklını çelerek razı ettim. Boduri Galatasaray kafilesiile Yugoslavya'ya gidip geldi. Hocanın yüzü gülmüyor, kime "Boduri nasıldı desem" dudak büküyordu. Bu gezi bir süre sonra Boduri'nin Galatasaray'a gelmesine neden oldu. Bu kez aramızda çabuk kaynaştık Boduri ile. Takımı meşhur antrenör Szabo çalıştırıyordu. Boduri de onun tezgahından geçti ve harik abir oyuncu oldu. Öyle ki doyulmaz futboluyla sahada çizdiği tablolar zevkle seyredildi. İki ayağındaki ustalık, zarif vucüt çalımları ile rakibi ekarte edişi, ona, rahat ve düzenli bir futbol oynama imkanı verdiği kadar, takıma da gole gitmenin yollarını kolaylaştırıyordu. Cemil her maçta gol atıyorsa Boduri'nin ikramı sonucudur. Takım farklı galibiyete kavuşuyorsa, Boduri'nin cömert bir gününe rastlanmıştır."Manita" dediği çalımları öyle kolay ve ustaca atardı ki, karşısında değil bir kişi, birkaç kişi birden yok olurdu. Sonra da o dağıttığı defansta gole giden yolları arkadaşlarına bağışlardı. 1940 yılının 23 Aralık günü Şeref Stadında Beyoğluspor ile maçımız vardı. Boduri'de bir gün önce askere alınmış ve Sirkeci'deki İkmal Merkezine gönderilmişti. İkmal Merkezinde Galatasaraylı Yüzbaşı Muhittin Şahinbaş vardı. Boduri'nin maçta oynamasını istendiği için, Yüzbaşıya rica edildi ve Yüzbaşı Boduri için izni kopardı. Boduri pazargünü kulübe geldi. Sulukarlı çok soğuk bir günde ince bir tulumla gelmişti ve öyle de dönecekti birliğine. Maçtan sonra hafif bir titreme geçirdi. Birliğine sabah gitmesi için girişimde bulunuldu ama sevkiyat gece yapılacağı için bu rica kabul edilmedi. Tüm arkadaşları ile vedalaşan Boduri Ömer Besim'in refakatinde birliğine gitti. Gidiş o gidiş...O gece yarısı Kilyos'daki birliğine giderken yolda fenalaşan Boduri, Gümüşsuyu Askeri Hastenesine kaldırılmıştı. Onu son kez hastanede ziyaret ettik o kadar... Bu maçtan sonra ben de futbolu bıraktım. Garip bir rastlantı, Boduri ile ilk maçımızı da son maçımızı da beraber oynamıştık... Hem Beyoğluspor'da, hem de Galatasaray'da. Bülent Ediz Bülent Ediz O acımasız hastalığın pençesinden kendini sıyıramayan talihsiz Bülent Ediz. Yüzünün güzelliği, ruhunun temizliği sanki futboluna aksetmişti. Ne kadar da güzel oynardı, denk kuvvette iki ayağı ve rüzgar gibi sürat ile kaleye akışı, sağ-sol şutları hasmını kolayca geçişi, seyredilmeye doyulmazdı. Bütün bir lig boyunca gol yemeyen Fenerbahçe kalesine attığı gol güzelliği kadar anlamlıydı da... Mekanı Cennet olsun. Bülent Eken Bülent EkenGalatasaraylılık Ruhunun Temsilcisi... Galatasaray santraforlarından en mükemmeli derler onun için. Milli Takımda da eşi görülmemiş bir ortahaf. Bülent Eken, çok genç yaşında 1. takımda oynadı. Önce sağiçte, sonra santrforda, lüzüm olduğu zaman da bekte... Fakat en verimli yeri ortahaftı. Hava toplarında olanüstünlüğü tartışılmaz. Stoperliği eşine az rastlanır cinsten. Ya mücadele üstünlüğü? İkili mücadelelerde Eken'den top söken yok gibiydi. Defansa yardımı sonsuzdu. İleriye desteği ise her fırsatta... Takımda 9 yıl sürekli oynadıktan sonra İtalya'ya gitti. Üç yıl sonra (1953) yine Galatasaray'a döndü. İki yıl oynadıktan sonra da futbola veda etti. Galatasaraylılık ruhunu sahada en iyi temsil eden insanlardan biriydi. İşte o yüzden Bülent Eken bir semboldür. Doğan Koloğlu Doğan KoloğluFutboluna Renk Katardı... Doğan Koloğlu futbolu iyi bilen bir kişidir. Pratik yönden olduğu gibi, teorik yönden de bu hususu kanıtlamıştır. Futbolculuk döneminde uzun sayılabilecek boyu sayesinde hava toplarına hakim olurdu. Top kesişleri, mücadele gücü ve forvete uzattığı uzun paslar, futboluna renk katardı. Koloğlu, Galatasaray'da oynadıktan sonra Vefa'ya geçti. Orada da güzel oyunlar çıkardı. Sonra tekrar Galatasaray'a döndü. Bu kez kendisini ileriye hazırlamak için. İngiltere'de futbol kursu gördü. Buradan edindiği bilgi ile Galatasaray'a Teknik Direktör oldu. Hem de bir İngiliz hocanın yardımcısı... Sonraları antrenör olarak da çalıştı. Nazik ve saygılı insandı. Eşfak Aykaç Eşfak Aykaç Süleman Tekil anlatıyor : Eşfak Aykaç'ı ilk kez 1936'da yabancı bir takıma karşı Galatasaray'da sağ haf olarak seyrettim. Küçücük çelimsiz bir çocuktu. Ama o gün bir maç çıkardı hayretten dona kaldım. Vücut çalımları ile hasmı geçişi bir yana, top hakimiyeti, o mıknatıslı ayakları ile topa hükmedişi, ara pasları ve ani şutları beni hayran etti. Sonra yıllarca aynı takımda oynarken onun daha gelişmiş halini gördükçe futbol nosyonunun Allah vergisi olduğuna hükmettim. Diyebilirim ki kafası bu kadar futbola yatkın, kafasında bu kadar futbol zekası fışkıran bir insana daha rastlamadım. Eşfak, futboldan iyi anladığını sadece oynadığı zamanlarda değil bir Milli takımın tüm sorumluluğunu üzerine alarak ve tek seçici olarak kanıtlamıştır. Hem de çiçeği burnunda bir Dünya Şampiyonu olan Macaristan'ı 3-1 yenerek. Hazırladığı Milli Takımlar başarıdan başarıya koşarken, terazinin kefesi daima Eşfak'ın ağırlığını göstermiştir. Nasıl göstermesinki, aynı oyunculardan kurulu bir milli takım, bir başka yetkilinin elinde aynı başarılı grafiği çizememiştir. Eşfak olsun, Haşim olsun, Bülent olsun bu üç güzide futbolcu da maalesef milli formayı giyme şerefine ulaşamamışlardır. Yok olan birşeye ulaşılamayacağı için tabii... Ancak Eşfak o şerefli formayı "Tek seçici" olarak sırtına geçirmiştir Gündüz Kılıç Gündüz Kılıç Türk Futbol Tarihinde Önemli Bir İsim... Gündüz Kılıç önce futbolcu, ardından teknik adam ve daha sonra da futbol yazarı olarak Türk futbolu'nun en önde gelen isimlerinden biridir. Bu alandaki başarısıyla adını Türk futbol tarihine yazdırmıştır. Çok uzun yıllar Galatasaray ve milli takım formasını başarıyla taşıdıktan sonra, teknik direktör ve spor yazarı olarak hayatının sonuna kadar futbolun içinde yaşamıştır. Atatürk'ün arkadaşı Kılıç Ali'nin oğlu olan Gündüz Kılıç 1917 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray'ın lise kökenli futbolcularından olan Gündüz Kılıç, daha 17 yaşında iken A takımında yer almayı başararak parlak gelecegini müjdelemiştir. İki ayağı'nın yanı sıra kafa hakimiyetiyle de döneminin en büyük golcüleri arasında yer almayı başarmıştır. Gündüz Kılıç, 1934'ten 1952'ye kadar tam 18 yıl Sarı Kırmızı'lı formayı taşımış ve dönem içinde 336 maç oynamıştır. Milli Takım'da 11 kez görev alan Kılıç, 5 kez de kaptan olarak ay yıldız'lı takımın başında sahaya çıkmıştır. Bir Beşiktaş maçında Beşiktaş filelerine 9 gol atan (9-2) Galatasaray'ın 5 golünü Gündüz Kılıç kaydetmiş bu gollerin 3'ünü ayak,ikisini kafa ile atmıştır. Futbolu bıraktıktan sonra çeşitli dönemlerde Galatasaray'ı çalıştıran ve büyük başarılar kazanan Gündüz Kılıç, Feriköy, Vefa, Altay, Beşiktaş'ta teknik direktörlük yaptı. Kılıç, bu görevi Milli Takım'da da sürdürdü. Gündüz Kılıç Galatasaraylı taraftarlar tarafından çok sevilen bir insandı. Öyle ki Beşiktaş'a antrenör olarak çalışmaya gittiğinde hiç de azımsanmayacak sayıdaki Galatasaraylı taraftar Beşiktaş'ın maçlarına koşmuştur... Taa ki Kılıç Beşiktaş'tamn ayrılana kadar. Kılıç, bu defteri kapattıktan sonra da Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde spor yazarı olarak çalıştı.Gündüz Kılıç futbolunun sevimliliği yanında şahıs olarak da sevimliydi.İyi niyetli,arkadaş canlısı,maddeden uzak,manevi değerlere kıymet veren bir yaradılışa sahipti.Esprileri ile tanınırdı.tatlı konuşur tatlı yazardı.Gündüz Kılıç 1980 yılında vefat etti. Zoran Simoviç ![]() 1954 yılında Karadağ'da doğan Simoviç futbol hayatına SZ Napredak takımında başladı. Yugoslav Milli Takımı'nda kalecilik yapan Simoviç 1984 yılında Galatasaray'a Derwall döneminde transfer oldu. Özellikle kurtardığı penaltı vuruşlarıyla ünlenen Simoviç, sarı kırmızılı forma ile 2 Lig Şampiyonluğu yaşadı. 1990 yılında futbolu bıraktı Cüneyt Tanman ![]() 1956 yılında doğan Tanman Galatasaray alt yapısından yetişti. 342 lig maçında görev yapan Tanman, 1.Lig'de en çok forma giyen oyuncu ünvanını aldı. Bu ünvanı 2001-02 sezonuna kadar korudu. Savunma ve orta sahada görev yapan Tanman, 1975-76 sezonunda Giresunspor'da kiralık oynadığı dönem dışında futbol hayatı bitene kadar Galatasaray'da futbol oynadı. 1988-89 sezonunda Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı finale çıkan Galatasaray'ın kaptanlığını yaptı. 17 kez A milli Takım'da görev yapan Cüneyt Tanman futbola 1991'de veda etti. Daha sonra Galatasaray'da Lucescu döneminde ve A Milli Takım'da Mustafa Denizli yönetiminde menajerlik yaptı. Tanju Çolak ![]() 1963 yılında Samsun'da doğan Tanju Çolak futbol hayatına Samsun Yolspor'da başladı. Daha sonra Samsunspor'a geçen Tanju Çolak bu forma altında 1984-85 ve 1985-86 sezonlarında gol kralı oldu. 1986-87 sezonunda Galatasaray'a transfer oldu. 1987-88 sezonunda ise 39 gol ile Avrupa Gol Krallığı ünvanını kazandı. Aynı yıl France Football Dergisi'nin düzenlediği Altın Ayakkabı ödülünü de aldı. Bu ödülü bugüne kadar alan ilk Türk futbolcu olarak da tarihe geçti. 1988'de 240 gol atarak Türkiye 1.Ligi'nde en çok gol atan oyuncu ünvanını 217 gol sahibi Metin Oktay'dan devraldı. 1991-92 sezonunda da gol kralı olan Tanju sezon sonunda Fenerbahçe'ye transfer oldu. Futbol hayatına İstanbulspor'da oynadıktan sonra son verdi. Tanju Çolak, A Milli Takım'da 31 kez forma giydi ve 9 gol attı. Gerek Neuchatel gerek Monaco galibiyetlerinde attığı goller ile takımının Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı finale yükselmesinde büyük rol oynamıştır. ANDRE CLAUDİO TAFFAREL ![]() 1966 yılında doğan Taffarel 1994 yılında Brezilya'nın kazandığı Dünya Kupası'nda takımının file bekçisiydi. Kurtardığı penaltı vuruşlarından sonra yıldızlaştı ve tüm kulüplerin peşinden koştuğu bir file bekçisi oldu. Taffarel ise peşinden koşanlar arasından Parma'yı seçti ve 1998'de Galatasaray'a transfer olana kadar Parma'nınfile bekçiliğini yaptı. Galatasaray'da 3 sezon görev yapan Taffarel 2 Türkiye, 1 Lig Şampiyonluğu, UEFA ve Süper Kupa heyecanını takımıyla birlikte yaşadı. 2001 yılında Galatasaray'dan ayrılan Taffarel eski takımı Parma'ya geri döndü GHEORGHE POPESCU ![]() 1967'de Kalafat'ta doğan Popescu Steaua Bükreş'te ve PSV Eindhoven'da oynadığı yıllarda yıldızlaştı. Daha sonra Barcelona'ya transfer oldu ve takımın kaptanlığını üstlendi. Kupa Galipleri Kupası Şampiyonluğunu yaşadıktan sonra 1997'de Galatasaray'a transfer oldu. Galatasaray tarihinin unutulmaz savunma oyuncularından olan Popescu 2001-02 sezonunda Lecce'ye transfer olana kadar sarı kırmızılı forma ile 3 lig, 2 Türkiye, 1 UEFA Kupası ve 1 de Avrupa Süper Kupasını kazandı. | |
| KENDİM İÇİN EN İYİ OLANI YAPTIM HERŞEYİ OLDUĞU YERDE BIRAKTIM. | |
| | |
| | #14 |
![]() Fatih Terim | |
| KENDİM İÇİN EN İYİ OLANI YAPTIM HERŞEYİ OLDUĞU YERDE BIRAKTIM. | |
| | |
| | #15 |
![]() Gökmen Özdenak | |
| KENDİM İÇİN EN İYİ OLANI YAPTIM HERŞEYİ OLDUĞU YERDE BIRAKTIM. | |
| | |
| | #16 |
| 1950'lerden, Hayat Dergisi ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | |
| KENDİM İÇİN EN İYİ OLANI YAPTIM HERŞEYİ OLDUĞU YERDE BIRAKTIM. | |
| | |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |